Kısır Döngü


            
 Dünya gittikçe gaddarlaşan bir eksende dönmeye devam ediyor.
Kafamızı nereye çevirirsek görebileceğimiz kadar uzaklıkta irili ufaklı şiddet barındıran enstantanelerle karşılaşmamız mümkün. Özellikle son yıllarda daha da belirginleşen bir durumdan söz edebiliriz. Vahşi yaşam diye nitelendirdiğimiz doğal yaşam belgesellerine dikkat edin; haberlerden, sokaklardan çok daha az kan ve vahşet göreceksiniz. Üstelik orada izlediklerimiz keyfiyetten doğan durumlar değilken. Halbuki insanlar kendi keskinleşen düşüncelerinin varlığı veya kazancı amacıyla çok rahat kan dökebiliyorlar. Üstelik şiddetin boyutu, etkisi öylesine geniş bir yelpazeye yayılmış durumda ki çocuklar, hayvanlar, bitkiler yani topyekûn dünya bu şiddet fırtınasına maruz kalıyor. Kapitalizmin insanlara tekrar tekrar empoze ettiği güç tutkusu ve cehalet artık meyvelerini vermeye başlamış durumda. Evinde eşine, çocuğuna; sokağında, komşusuna, kediye, köpeğe şiddet sunan insanlar şiddet eğilimlerine siyasi bir liman bulup, bunu ülkedeki her haneye doğrudan veya devlet gücüyle yayabilecek duruma geldiler. Toplumlar linç kültürünü gün geçtikçe daha çok ve daha sıkı sıkıya benimsemeye bu yüzden başlıyor. Güce sahip olan, güçlü hisseden her topluluk kişi veya kurum öteki dediklerini yok etmeyi birincil amaç olarak tayin ediyor. Güçlünün yanında olursan zarar görmezsin mantığıyla, güç sahibi "vuralım" dediğinde "vurmak yetmez, asalım, keselim" deme gafletine düşüyor korkak ama cesur görünen insanlar. Bir başka din, ırk veya düşüncenin mensubu olana yapılan zulüm diğeri için zafer nidalarıyla karşılanacak müjdeli bir haber etkisi yaratıyor. Herhangi bir olayın meydana gelmesi ölenin kimden olduğuna bağlı olarak kitleler tarafından olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirilmeye tabi tutuluyor. Olayın oluşu değil, ölenin kimden olduğuyla ilgileniyoruz yani. Özellikle altını çizmemiz gereken bir başka durum ise kazanmaya değil yenmeye, ezmeye, yok etmeye odaklanıyoruz. Motivasyonumuzun asıl kaynağı bizden olmayana yapmayı düşündüklerimiz. Çok da iyi şeyler düşünülmediği ortada sanırım.
Tabi ki sistemin açmazları da burada oldukça etkili. Özellikle karşımıza dikilen iki üç kötüden birisini seçmek zorunda oluşumuzla zaman içinde şiddet ve nefret söylemlerine daha çok aşina olmaya, alışmaya başladık. Şiddeti arar, arzular ve sergiler hale getirildik. Ya çok dindar ya çok milliyetçi ya da devletçi olmamız üzerine basa basa tekrar ediliyor. Aşırıya kaçan düşünceler ve bu düşüncelere hissedilen aşırı aidiyet şiddeti bir ihtiyaç haline getirip normalleştirdi. Tarafsızlık ise cezalandırılacağımız, her kesimin zulmüne uğrayacağımız bir acı vesikasına dönüştürüldü. Politika artık yönetmeye aday olanların değil, aynı zamanda kin ve nefret kusacak olan bir sonrakinin seçiminin yapıldığı bir arena haline geldi.  Dünya siyaset sahnesinde yükselen bu kinci, saldırgan ve kaba dil, gücünü güce taptırılan insanlardan alarak vahşetin evrensel bir boyuta ulaşmasına ön ayak oldu. Kaygılandığımız asıl şey mesela Trump'ın seçilmesi değil, ülkemizde son yirmi yılda aşina olduğumuz politik dilin dünyanın başka ülkelerinde de toplum nezdinde karşılık bulmasıdır.  Korkutucu olan yeryüzünde şiddet ve vahşetin daha da normalleşiyor olmasıdır.

         Halihazırda ülkemizde ve dünyada patlayan bombalar, kaybedilen hayatlar, şort giydiği için tekmelenen kadınlar ve savaş çığırtkanlığını üstlenmiş insanlar sayesinde ciğerlerimiz her gün yeniden dağlanıyor. Üstelik bunlarda yetmezmiş gibi ülkemizin önde gelen akademisyenleri, gazetecileri, yazarları, çizerleri ve barış diye haykıran siyasetçileri tutuklanıyor. Gezide yitirdiğimiz canların yarası hala tazeyken, iki seçim arası kaybettiğimiz yüzlerce insanın hesabı sorulmamış, sorumlular ortaya çıkarılmamışken; 15 temmuz gecesini yaptıklarına paravan yapan irade kafasına estiği gibi dilediği terör örgütüne kaydınızı anında yapabiliyor. Canlı bombaları kendisini patlatmadan yakalayamayanlar çizgi film kanallarına baskın yapabiliyorlar. Koca bir şehri olduğu gibi yaşanmaz hale getirebiliyorlar , gazeteleri, dergileri, dernekleri mühürleyebiliyorlar. 15 Temmuz gecesi darbeciler Whatsapp üzerinden konuşurken kesemedikleri interneti 6 milyonun oyunu gasp ederken kesebiliyorlar. Ve işlemediği suçların bedelini, naifliğinin bedelini Aslı Erdoğan'ı tutsak edip ödetmeye devam ediyorlar. "Müebbetle yargılanan yazarlar" kadar absürt bir cümle daha var mı? Aslına bakarsanız değişen pek bir şey yok. Olağan zulümün kapsamını olağanüstü halde KHK'ler ile genişletiyorlar. Sabaha karşı gelip yataklarımızdan alıp modern toplama kamplarında tutsak ediyorlar. Düşünen, yazan, çizen insanları tehlikeli bulan cehalet cinnetinde, sevgisizlik denizinde boğuluyoruz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ANTİZM

Kalıplar İçinde Özgür Olmak ( Mesela -izmlerden biri olan Fütürizm)

Düş Bozumu ( BOZUNTULAR - 1 )